İyi ki kitaplar var...

İyi ki kitaplar var...

2 Eylül 2015 Çarşamba

Jack London - Demir Ökçe





Orijinal Adı: The Iron Heel

Okuduğum Baskı ve Tarihi: II.Baskı - Ağustos 2014

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Sayfa Sayısı: 320

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 7/10

-Arka Kapak-

Jack London'ın Demir Ökçe'si distopya edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilir. Günümüzden yüz yılı aşkın bir zaman önce kaleme aldığı eserinde London, çok eski ama hiç eskimeyen bir hikâyeyi konu edinir. Ezen ve ezilen mücadelesi tüm çıplaklığıyla gözler önündedir. Amerika Birleşik Devletleri'ni pençesine almış olan Oligarşi, namıdiğer Demir Ökçe tüm şiddeti ve gaddarlığıyla emekçilerin üzerine yürümektedir. Tröstler, ekonomik ve siyasi ilişkiler, faşist devlet yapılanması sanki daha o zamandan yirminci yüzyılda insanlığın yaşayacağı acı olayların habercisi gibidir...

-Değerlendirme-

Merhaba. 

Uzun süredir yazı bırakamadım ama kitap okumaya devam ediyordum. Hızım biraz yavaşlasa da okuyoruz bir şeyler. 
Öncelikle editör abi ve ablalara şunu söylemek istiyorum. Keşke başına, kıyısına, köşesine bir not düşeydiniz de beni on kere başa döndürmeseydiniz. Aslında bu kitap anlatıcı konumunda olan Avis Everhard’ın anılarından oluşuyor. Biz o anıları okuyoruz. Kitabın içinde kitap anlayacağınız. İnception’mu deniyor nedir. Bu olabilir, eyvallah. Ama bir de bu anılara hayali biri tarafından bir önsöz yazılınca oldu her şey çorba. Benim niyeyse aklım bulandı. Dedim ne oluyor, kim neyi anlatıyor derken başa döndüm durdum. Belki sadece bana olmuştur ama öyle yani. :( 



Jack London’un Beyaz Diş’ini okumuş ve çok beğenmiştim. Demir Ökçe’ye de bu gazla başladım ama beklenti mi yüksek oldu nedir aynı tadı alamadım. Ele alınan konular çok farklı belki ama anlatımın yer yer sıkıcı olması beni üzdü. Bunda işlenen konunun siyasi bir olgu olması da etkili olabilir ama bu kitap o kadar da iyi değildi benim için.

Demir Ökçe kitabı distopya denen türün ilk örneklerinden kabul ediliyor. Kitabın sosyalizm ile ilgili bir konusu olduğunu bildiğim için George Orwell tarzı bir hikâye bekliyordum ama öyle olmadı. Yazar Jack London bu kitapla net bir sosyalizm aktarımı yapmış. George Orwell eserlerini yazdığı dönemle de alakalı olsa gerek sosyalist yönetimleri ve liderleri aşırı merkeziyetçi ve baskıcı olmakla eleştiriyordu. London ise sosyalizm kardeş oligarşi, emperyalistler kalleş demiş resmen. 
Avis ve Ernest Everhard çiftinin başından geçenleri Avis Everhard’ın anıları olan notlardan okuyoruz biz.  Oligarşi ve emperyalizmin emekçileri nasıl sömürdüğünü, adalet kurumları onların elinde olduğu için istedikleri gibi at koşturabileceklerini evli bir çift üzerinden aktarıyor. Demir Ökçe tabirini de oligarşi için kullanmış. Gerçekten yaratıcı bir isim. Oligarşi demirden bir topuk gibi baskı yapıyor insanlara. 

İşlenen konu güzel bir şey olmasına rağmen dediğim gibi anlatım çok iyi değil. Hikâye biraz yavan kalmış gibi. Ayrıca kitap distopyayı ‘’andırıyor’’ bence. Tam bir distopya diyemem ben. Olaylar çok hızlı ve detay olmadan anlatılıyor. Siyasi tiradlar ziyadesiyle mevcut. Bir de her şey çok hızlı gelişiyor. Oldu, bittiye geldi neredeyse her şey. Distopya sevenlere yavan geleceğini düşünüyorum.

Herkese keyifli okumalar!

11 Ağustos 2015 Salı

Giorgio Faletti - Ben Öldürürüm




Orijinal Adı: Io Uccido

Okuduğum Baskı ve Tarihi: I.Baskı - Ağustos 2012

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 622

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 8/10


-Arka Kapak-

Ben kader değilim...
Ben biri ve hiçbiriyim...
Beni gören kim
olduğumu anlar...
Bir anda gözlerinde şu soru belirir:
Ne zaman ve nerede?..
Cevap bende...

Radyodan duyulan bir ses...
Kanla yazılan kelimeler...
Kurbanlarını müzik eşliğinde canavarca öldüren
ve onların yüzlerini çalan bir katil...

Ben Öldürürüm tempolu kurgusu ve gizemli bir katil portresiyle sarsıcı bir gerilim romanı.

-Değerlendirme-

Merhaba.

Yaz Okuma Şenliği listemde yer alan bir kitaptı Ben Öldürürüm. Polisiye-gerilim türündeki bu oldukça uzun kitabı beğendim!

Ben bu kitabı 2 yıl evvel sanırım 5 TL’ye almıştım D&R internet sitesinden. Bayadır kitaplığımda yani. Hacimli olduğu için sanırım okumayı sürekli erteledim. Şenlik bana güzel bir mazeret sundu ve ‘600 sayfadan uzun bir kitap’ kategorisinde okumaya karar verdim.

Kitabın arka kapaktaki yazısında yazarla ilgili verilen bilgilerde şunlar yazıyordu: Avukat, oyuncu, şarkıcı ve söz yazarı olan Faletti… Bunu görünce vay arkadaş dedim adam aynı anda kaç farklı hayat yaşıyor. Yetmiyor bir de kitap yazıyor. Aslına bakarsanız çekindim de bu bilgileri görünce. Çünkü şarkıcı ve söz yazarı ifadesi ile avukat ifadesini görünce ciddiyetten uzak bir kitap çıkacak sanıyordum ama aksine güzel bir kitap okudum.

Polisiye ve gerilim türündeki eserler konusunda çok bilgi sahibi değilim. Bu türün amiyane tabirle hastası, delisi de değilim. O yüzden piyasadaki bu türden diğer romanlarla bir kıyas yapıp aslında seviyenin altında ya da seviyenin çok üstünde bir kitapmış gibi bir yorum yapmam pek mümkün değil. Ama şunu söyleyebilirim sanıyorum. Benim okuduğum sınırlı polisiye kitaplarda ki kurgu bu kitapta yok. Klasik polisiye de aşağı yukarı şu olur diyebilirim sanırım. Bir cinayet işlenir. Olayı aydınlatacak olan polislere haber verilir. Ve ipuçları, kovalamacalar, şaşırtmacalar, sorgular vs. devam eder. Ve yüksek tempoyla okuyucu kitaba mıhlanır kalır. Burada da sorgular, kovalamacalar var. Ama farklı olarak şu da var. Cinayetleri işleyen katili de okuyoruz. Onu da izliyoruz. Yani olaya sadece polis değil katil tarafından da sınırlı şekilde bakabiliyoruz. Ve bu sayede işin içine psikolojik tahminler de girince haz artıyor.

Ben Öldürürüm, kademe kademe artan aksiyonu, psikolojik ve geçmişe de dayanan hikâyesi ile kendini okutan bir roman. Allah razı olsun kendisinden çevirmen de iyi iş çıkarmış. Ve ben birkaç yazım hatası dışında  -ki bir elin parmaklarını geçmez-  bir kusur görmedim.

Çok özetle şunları da iliştirivereyim. Kitabımız Monte Carlo’da geçiyor. Hani şu Fransa’nın denetimindeki özerk prenslik var ya orada işte. Bir de kitabı okurken ben de bir Avrupa seyahati isteği, arzusu oluştu. Belki okursanız sizde de oluşur bu hisler.

Sanırım söyleyebileceklerim bunlar olur. Polisiye olduğu için konusuna çok girmeyeceğim tabi ki. Ama okuyun, güzel roman.
Hoşçakalın!

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Yaz Okuma Şenliği - Güncelleme!



Merhaba. Bugün 8 Ağustos ve Yaz Okuma Şenliği'nde güncelleme zamanı! Ben şenliğin ilk yarısını ne çok kötü ne çok iyi geçirdim orta seviyede bir okuma gerçekleştirdim diyebilirim. Çok uzatmadan okuduğum kitapları paylaşıyorum.

8. Kategori (10 puan): İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yaz mevsiminde geçtiği bir kitap.

Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti - İletişim Yayınları - 272 sayfa

10. Kategori (10 puan): Bir iki kitabını okuyup külliyatını okumayı gönlünüzden geçirdiğiniz bir yazardan bir kitap.

Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü - Everest Yayınları - 308 sayfa

18. Kategori (Her kitap 10 puan, 3 kitabı da okuyana ekstradan 20 puan, toplam 50 puan)Avrupa edebiyatından üç kitap. Kitapların biri İngiliz, biri Fransız, biri Alman edebiyatından olmalı.

Michael White - Ekinoks (İngiliz Edebiyatı) - Doğan Kitap - 241 sayfa

Michael Ende - Momo (Alman Edebiyatı) - Kabalcı Yayınevi - 303 sayfa

20. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

Rıfat Ilgaz - Hababam Sınıfı - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - 492 sayfa

Vladimir Bartol - Fedailerin Kalesi Alamut - Koridor Yayıncılık - 510 sayfa

22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uyan dört kitap.

İskender Ohri - Anadolu'nun Öyküsü - Bilgi Yayınevi - 203 sayfa


Pinuccia eminim ki hesaplayacaktır. Ama ben de belki faydası olur diye hesap yapayım.

Toplam 7 kitap okuduğum için 7*10=70 puan
Toplam 2.329 sayfa okuduğum için 23 puan

Toplamda 93 puanla ilk etabı tamamlamış bulunuyorum. Eylül ayındaki bitişte listeyi tekrardan güncellemek ümidi ile. Hoşçakalın!

30 Temmuz 2015 Perşembe

İskender Ohri - Anadolu'nun Öyküsü



Kitabın Adı: Anadolu'nun Öyküsü

Okuduğum Baskı ve Tarihi: V.Baskı - Temmuz 2006 

Yayınevi: Bilgi Yayınevi

Sayfa Sayısı: 203

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 1/10

-Arka Kapak-

Anadolu uygarlığını anlatan, yankılar uyandıran kitap...

Anadolu bir uygarlıklar şelalesidir. Uzun tarihi boyunca türlü adlarla anılmış olan Anadolu halkı, şimdi artık Türklüğüyle övünmekte. Hem de bütün o şanlı geçmişin ve eşsiz uygarlıkların mirasçısı, sahibi olarak. Bundan sonrası artık, onun eylemleriyle başarılarını anlatacak; taa sonsuza kadar...

-Değerlendirme-

Oysa ne de güzel başlamıştı! Kendi kendime, oğlum Aykut güzel bir kitabı yakaladın diyordum. Ama Anadolu’nun sözde öyküsünü anlattığı cümleler Selçuklu ve devamında Osmanlı Devleti’ne gelinceye kadar. Yazar o an tüm nefretini kustu!

Merhaba.
Sert bir giriş oldu belki ama elim ayağım titriyor şu an. Güzel başladı dediğim kitap bildiğin hamaset yığınına döndü. Osmanlı’yı yerip yeni Türk devletini övmek mi dersin. Türk bayrağını Hititlerle bağdaştırmak mı dersin. Anıtkabir’i Türklerin asıl Kâbe’si yapmak mı dersin. Aman yarabbi yazar nasıl bir bunalımdaysa artık oturmuş 203 sayfa boyunca sallamış!

Kitap sözüm ona Anadolu coğrafyasının geçirdiği değişimlerden, bu topraklar üzerinde yaşamış uygarlıklardan, devletlerden bahsedecekti. İddiası bu yönde! Aslına bakılırsa öyle de başladı. Tarih öncesi çağdan Hattiler’den, Hititler’den, İyonyalılar’dan ve daha birçok uygarlıktan bahsetti. Ve şu an Anadolu topraklarında bizler yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yaşadığı için bu uygarlıkların mirasçısının biz olduğunu da söyledi. Topluma kızdı haklı olarak. Yunanlıların sahiplendiği çoğu şeyin aslında Anadolu kökenli olup bu coğrafyada yaşayan insanlarca öğrenilmesi gerektiğini savundu. Dedim adam ne güzel konuşuyor. Sonra Selçuklu kısmı geldi. Malum Anadolu’da hüküm süren ilk Türk uygarlığı Selçuklular. Bakın yaşayan değil hüküm süren, yöneten. Çünkü Selçukluların Anadolu’ya gelişinden birkaç yüzyıl önce de Türk izleri var Anadolu’da. Neyse dağıtmayayım Selçuklular’ın kurmuş olduğu yüksek medeniyetten ve Haçlı orduları ile yaptıkları mücadelelerden bahsedildikten sonra yazarın kendini kaybedip içindeki Mr. Hyde’ın devreye girmesi ile Osmanlı’yı yerden yere vurması başladı. Hani o az önce bu coğrafyada yaşayan herkes bizimdir diyen yazar var ya. Osmanlı bahsi açılınca aslan kesildi! Mangalda kül bırakmadı. Tamamen kulaktan dolma tarih bilgileri –aslına bakılırsa saçmalıkları- ile verdi veriştirdi. İnanın şok oluyordum her sayfayı çevirişte. Osmanlı Devleti’nin eleştirilecek yönü tabi ki de var. Ama sen bir tarih kitabı yazmıyorsun ki. Sen Anadolu’nun Öyküsü’nü anlatıyorsun. O zaman sadece işini yap ve tarihi yorumlardan arındır kitabını. Ama yok ülkemizin nadide hastalığı olan ‘’her şeyi bilici tip’’ rahatsızlığı yine devreye girip çarpıtılmış bilgilerle dolu bir kitap çıkarıyor ortaya.

Osmanlı kısmı da geçince sıra ‘’Yeni Türk Devleti’’ ne geliyordu. Yazarımız tabi ki de ‘’sıfır’’ eleştiri ile bitirdi bu dönemi! Kitabın yazıldığı tarih olan 1975’e kadar Türkiye harikalar diyarı (!) olduğu için eleştiri yapılmazdı. Yazar da yapmadı zaten. Sadece övdü. Hem de körü körüne! Zaten kitabın son sayfasının son paragrafına diyecek bir şey bulamıyorum. Niye burada övüp eleştirmemesine takıldığımı sanıyorum anlamışsınızdır. Adil davranmadığı için.

Daha fazla uzatıp sinir katsayımı arttırmayacağım. Anadolu’nun Öyküsü kesinlikle yanlı, subjektif ve yapılmaması gereken tarihi yorumlar içeren bir kitap. Eğer ki at gözlüğü takan biriyseniz okuyun. Ama sorgulayan, az çok bilen bir birey bu hastalıklı kitabı okumasın!


24 Temmuz 2015 Cuma

Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü



Kitabın Adı: Fikrimin İnce Gülü

Okuduğum Baskı ve Tarihi: I.Baskı - Temmuz 2014 

Yayınevi: Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 307

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 10/10


-Arka Kapak-


"Bir tomofil taksi, Bayram'ın kafasında şimdi kağnının iki kanat takınmışı, öküzlerin ayaklarına da yaldızlı tekerler bağlanmışıdır artık. Artık, neye nasıl kurban edileceğini düşünmeye gerek yok. Kanatlara binip uçacak, kendini kurtaracak."

"Fikrimin ince Gülü", Adalet Ağaoğlu'nun başeserlerinden biriyse, çağdaş Türk romanının da en güzel örneklerinden biridir. Kendine yabancılaşmış 'insan teması olsa olsa bu kadar güzel anlatılabilir.
-Server Tanilli-

'Fikrimin İnce Gülü" büyük emek isteyen romanlardan, içeriği de emek sonucu kotarılmış, biçimi de... Bayramın dönüş yolculuğu gibi dümdüz bir olayı içermesi, bu romanın öz açısından önemli itkiler sonucunda yazıldığını tanıtlıyor bir bakıma. Biçimindeki tutarlılık da, yazarın bu öze ne denli saygı duyduğunu belgeliyor. Bu açılardan 'Fikrimin ince Gülü" üzerinde mutlaka durulması gereken bir yapıt.
-Selim ileri-

-Değerlendirme-


Kitabın ilk bölümleri için genel kanım şu: Bayram itici bir karakter. Kitap bitince bu kanı değişiyor ve diyorsunuz ki: Bayram acınacak biri belki de...
Adalet Ağaoğlu’ndan okuduğum dördüncü kitap oldu Fikrimin İnce Gülü. Adalet Ağaoğlu’nun kalemini cidden sevdiğimi anlıyorum artık. Çünkü beni cezbeden bir şey var bu kalemde. Yakın Türkiye Tarihi. 

Fikrimin İnce Gülü kitabını salt Almanya’ya giden işçiler, Doğu-Batı arasında kalmış birey çatışması, ya da bir yol romanı diye tanımlamak bence eksik olur. Bu kitapla Adalet Ağaoğlu; 68 kuşağı, 71 Muhtırası, Kıbrıs Barış Harekâtı, Kürt sorununun oluşmasında belki de en büyük etken olan sıkıyönetim komutanlıklarını araya serpiştirmiş. O dönem ki apolitik insanları Bayram üzerinden anlatmış. Kitapta geçen ifadeyle 71-73 yılları arasında eceliyle ölmeyen kaç genç var biliyor musun? Diye sormuş. Adalet Ağaoğlu bu kitapta bocalayan Türk insanının güzel bir örneğini vermiş bize.

Bayram Ballıhisar denen köyden bizim tabirimizle Almancı olarak çıkmış birisi. Kitabın yaklaşık 70 sayfalık bölümünde o kadar çok monolog var ki içim sıkıldı okurken itiraf edeyim! Ve bu sebeple kitabı uzun süre okumadım. Tekrar başladım, monologlar bitti, Bayram karakterine olan iticilik arttıkça arttı ve son da müthiş bir hüzün kapladı içimi. Tükenmişlik, yalnızlık, kendince terk edilmişlik…

Bayram’ın Almanya’dan arabasıyla yola çıkıp memleketine varana kadar ki yaşadıklarını, kendiyle yaptığı vicdan muhasebesini anlatan kitap sürekli geçmişe dönüyordu. Flashback deniyor sanırım. Bayram yaşadığı o an ki bir durumu geçmişle bağdaştırıp sürekli geçmişe dönüyor. İlk başta bu flashbackler çok can sıkıcı oldu. Yeter dedim artık geçmişe takılıp kalmayın, ileriye bakın! Bu geçmişe dönüş kısımların da takılıp kalmazsanız kitap akar gider haberiniz olsun.
Sınır kapılarını, Türkiye’nin o dönem ki karayollarını, trafikteki sürücü psikolojilerini, Türkiye tarihinin en hareketli dönemlerinden olan 1968-1980 arasını ve daha birçok şeyi hissedebileceğiniz bu romanı çok beğendim. Kesinlikle de tavsiye ederim, okuyun!



Kitaptan uyarlanan bir film de var. İlyas Salman başrol. Filmi izlemedim ama kitapla çok benzerliğinin olmadığını okudum birkaç yorumda. Bunda da filmlerin süre sıkıntısının etkili olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu Bayram’ın yaptığı flashbacklerin anlatılması saatler sürer! Ama film kötü demek değil. İzleyip sizler yorum yaparsınız.

Hepinize keyifli okumalar dilerim!

Not: Bu kitapla birlikte Yaz Okuma Şenliği’nde üçüncü kitabım bitirdim. Biraz yavaş kaldım ama okumaya devam!

Not2: Adalet Ağaoğlu sen büyük bir kalemsin!

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Jim Thompson - Günah Kuyumcuları






Orijinal Adı: Pop. 1280

Okuduğum Baskı ve Tarihi: I.Baskı

Yayınevi: Bilgi Yayınevi

Sayfa Sayısı: 245

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir


Puanım: 10/10


-Arka Kapak-


Amerika'da satış rekorları kıran bu roman, bir süre sonra Fransa'nın günlük Observateur gazetesinde çıkmaya başlayınca geniş bir ilgi gördü. Bunu, Gallimard Yayınevi'nin ünlü dizilerinden birinde "10000. Kitap" olarak yayınlama onuru izledi.

Günah Kuyumcuları'nda baştan sona çarpıcı bir kara mizahla, zengin vir erotizmi, değişik bir gerilim ölçüsü içinde bulacaksınız.

Romanın kahramanı Nick Corey, bir Amerikan kasabasında herkesin horlayıp alay ettiği, kolay satın alınır, güçsüz bir şerifti. Gerçekte hinoğlu hin olan Corey, karısının nefreti, metresinin amansızlığından olduğu kadar, biricik sevgilisinin kendisini küçük görmesiyle de sarsılmıştı. Bu aşağılık hayat böyle sürüp gidemez, deyip çevresinden öç almaya karar verdi sonunda. Ve insan kafasından çıkabilecek tuzakların en korkuncu, en insafsızı işte böyle kuruldu.

M. Duhamel'in deyişiyle: "Günah Kuyumcuları ancak Henry Miller, Celine, Jarry, Caldwel ve hatta Lautreamont gibi büyük dil ustalarının üstesinden gelebileceği bir anlatım ve konu bütünlüğü içinde yaratılmış başdöndürücü yapıtlardan biridir."


-Değerlendirme-



Kitabın kapağını açtım ve ilk olarak şu cümleler çıktı karşıma. ‘’ Doğrusunu isterseniz arkadaşlar, kısmetli adammışım ben. Hani eşşek şansı derler ya, işte bende ondan var. ‘’ Bu etkili ve okuyucuyu içine çeken cümleden sonra ben de daldım kitaba ve fazlasıyla eğlendim.

İlk olarak karakterleri yazayım. 


Nick Corey (Şerif

Myra (Nick’in eşi

Lennie (Myra’nın erkek kardeşi

Amy Mason (Nick’in gayri meşru ilişki yaşadığı kadınlardan biri

Rose (Myra’nın yakın arkadaşı ve Nick’in gayri meşru ilişki yaşadığı kadınlardan biri


Kitap sizi rahatlıkla içine çekecek bir üslupla kaleme alınmış. Yazar sokak ağzı dediğimiz argo ve küfür dolu bir dil kullanmış. Yani yerel bir ağız. İşte kaliteli çevirmen burada devreye giriyor. O kadar keyifli ve okunur hale gelmiş ki kitap Atilla Tokatlı çevirisi ile vallahi tadı damağımda kaldı! Yazarın kullandığı dili iyi özümseyip Türkçe’ye müthiş derece de uyumlu aktarmış. Bu da hem kitabı okunabilir kılmış hem de alınan tadın bir kat daha artmasına sebep olmuş.
Anlatıcı konumunda şerif Nick Coyer var. Nick, başından geçen olayları, yaşadığı yasak ilişkileri okuyucuya yani bize çekinmeden anlatıyor. Şerifi olduğu kasaba da saf ve etkisiz olarak görülen Nick bizimle konuşurken arasına mesafe koymuyor ve tüm doğallığı ile bize içini döküyor. Kitabı okudukça idrak ediyoruz ki Nick saf değil. Sadece saf ayağına yatan birisi! 

Kitapta Nick’in yasak ilişkilerini, şerif olarak göreve devam etmek için çevirdiği numaraları ve işleri nasıl bir anda kendi lehine çevirdiğini hayretler içinde okudum. Hatta bazı kısımlarda dolu dolu kahkaha attım. Burada da yazarı tebrik edeceğim işte. Ve üslubu hakkında birkaç şey söyleyeceğim.

Yeraltı Edebiyatı, Beat Kuşağı, Charles Bukowski. Bu kelimeleri görünce aklıma hep saldırgan bir üslup, hayatın iğrenç ve görülmek istenmeyen yüzü ve yazarların yarattığı o değişik üslup geliyor. Jim Thompson’da böyle biriymiş işte! Yani yarattığı o harika üslupla Charles Bukowski’ye güzel bir selam çakıyor! Burada tabi ki çevirmenin emeğini göz ardı etmiyorum ama yazarda böyle bir üslup tutturabildiyse takdiri hak ediyor. Hazır bu üslup mevzusundan bahsetmişken RTÜK gibi gerekeni yapıp birkaç uyarı dizeyim. Kitapta bolca küfür var. Öyle ufak cinsten değil ha. Baya baya okkalı küfür ediliyor! Cinsel konular oldukça geniş yer tutuyor kitapta. Aslına bakarsanız kitabın ana konularından biri cinsellik. Bu kamu yararına uygun uyarılardan sonra son birkaç detay daha aktarayım.

Kitabı kitapyurdu.com’dan 2,40 TL’ye satın aldım! Kitapyurdu’nun kelepir satışını bilmem biliyor musunuz? Harika kitapları çok ucuza alabiliyorsunuz oradan. Ben de bu harika kitabı –bunun dışında daha bir sürü kitap aldım- oradan satın aldım. Ama bu kitabın orijinal ismine daha yakın bir çevirisi de var. Nüfus 1280 diye çevrilen kitabı da bulursanız alıp okuyun. Onun çevirisini de Aziz Üstel yapmış.

Son olarak herkese keyifli okumalar diliyorum. Yarından itibaren Yaz Okuma Şenliği’ne ait listemdeki kitaplardan devam edeceğim okumaya. 

Şimdilik hoşçakalın!

3 Temmuz 2015 Cuma

Yaz Okuma Şenliği - Okuma Listem!






Merhaba!

Bu belkide öğrenci olarak geçireceğim son yaz tatili. Artık üniversite son sınıf öğrencisiyim ve ailelerimizin tabiri ile elim ekmek tutmaya başlayacak. :) O sebeple bu son yaz tatilimi olabildiğince keyifli ve verimli geçirmeye uğraşıyorum. İşte bu sebeple ilk kez -daha önce niyet etmiştim ama olmadı- okuma şenliğine katılıyorum! Uzatmadan kendi listemi yazıvereyim hemennn!

1. Kategori (10 puan): Kısaltılmış hali (versiyonu) çocuk kitabı olarak da yayınlanmış bir kitap (Çocuk versiyonu değil tabii okuyacağınız).

PAS

2. Kategori (10 puan): Bir çizgi roman veya foto roman.

PAS

3. Kategori (10 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap.

Giorgio Faletti - Ben Öldürürüm (622 sayfa)

4. Kategori (10 puan): Müzik temalı bir kitap ((Bir müzisyenin hayatı veya ana karakterlerden birinin müzisyen olduğu veya konusunun özünde müzik olan veya isminde müziği çağrıştıran bir kelime geçen bir kitap).

Carson McCullers - Küskün Kahvenin Türküsü

5. Kategori (10 puan): 1001 kitap listesinden bir kitap

Jack London - Demir Ökçe

6. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap.

PAS

7. Kategori (10 puan): 1940'tan önce yazılmış, Türk edebiyatından bir kitap.

PAS

8. Kategori (10 puan): İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yaz mevsiminde geçtiği bir kitap.

Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

9. Kategori (10 puan): Herkesin tüm kitaplarını okumasını gönlünüzden geçirdiğiniz bir yazardan/şairden bir kitap.

Sabahattin Ali - Canım Aliye, Ruhum Filiz

10. Kategori (10 puan): Bir iki kitabını okuyup külliyatını okumayı gönlünüzden geçirdiğiniz bir yazardan bir kitap.

Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü

11. Kategori (10 puan): Bir öykü kitabı.

Mustafa Çiftci - Bozkırda Altmışaltı

12. Kategori (10 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ödül almış bir kitap

PAS

13. Kategori (10 puan): Tiyatroya uyarlanmış bir roman veya öykü veya şiir 

PAS

14. Kategori (10 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış kadın bir yazardan bir kitap.

PAS

15. Kategori (10 puan): Adı sıfat tamlaması bir kitap 

Selçuk Baran - Bir Solgun Adam

16. Kategori (10 puan): Polisiye/gerilim/korku türünde bir kitap.

Jo Nesbo - Nemesis

17. Kategori (10 puan): İlk baskısını 2013'te veya daha sonra yapmış bir kitap

Helene Wecker - Golem ve Cin

18. Kategori (Her kitap 10 puan, 3 kitabı da okuyana ekstradan 20 puan, toplam 50 puan)Avrupa edebiyatından üç kitap. Kitapların biri İngiliz, biri Fransız, biri Alman edebiyatından olmalı.

Michael White - Ekinoks (İngiliz Edebiyatı)
Michael Ende - Momo (Alman Edebiyatı)
Amin Maalouf - Ölümcül Kimlikler (Fransız Edebiyatı)

19. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplam 60 puan): Aynı yazardan üç kitap. (Kitaplar aynı seriye ait olabilir).

John Twelve Hawks - Tabula
John Twelve Hawks - Altın Kent

Üçüncüsü yok seri burada bitiyor. :)

20. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

J.K. Rowling - Boş Koltuk
Selçuk Baran - Güz Gelmeden
Rıfat Ilgaz - Hababam Sınıfı
Vladimir Bartol - Fedailerin Kalesi Alamut

22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uyan dört kitap.

Tarihçi: Tarihi sevmenin bir faydası daha.

İskender Ohri - Anadolu'nun Öyküsü
Lindsay Clarke - Truva
Lindsay Clarke - Truva'dan Dönüş
Justin McCarthy - Osmanlı'ya Veda




Bunlar benim okumayı planladığım kitaplarım. Bu etkinlik sayesinde hem keyif alacağım hem de 2015 yılı için okuma hedefim olan 60 rakamına yönelikte bir çalışma yapmış olacağım. Yani etkinlik sahibi Pinuccia'nın kendi belirlediği kategorisi gibi 'Bir Taşla İki Kuş' :)

Şimdi hemen gidip etkinliğin duyurulduğu post'a yorum bırakıyorum. Güncellemelerde ve etkinlik sonunda görüşmek üzere.

Hoşçakalın!

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Mahmut Makal - Bizim Köy






Kitabın Adı: Bizim Köy

Okuduğum Baskı ve Tarihi: IV.Baskı – Eylül 2014 (Genel 19. Baskı)

Yayınevi: Literatür Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 166

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 10/10



-Arka Kapak-



Bizim Köy 1950’de yayımlandığında toplumun geniş kesimlerinde tam anlamıyla bir depreme yol açtı. Yazarın, 17 yaşında gencecik bir öğretmenken kaleme almaya başladığı “köy notları” kitap haline getirilip de basıldığı zaman önce iktidarın öfkesini üzerine çekti. Çünkü köyden yükselen yoksulluk çığlığı, kulaklarını ve gözlerini her türlü olumsuzluğa kapamak isteyenlere, köyleri yemyeşil, bereketli, güzel köylü kızlarının berrak pınarlardan su taşıdığı yerler olarak gösterme çabasında olanlara atılan bir tokattı. Köylerde hâlâ taş devrinin yaşandığı gerçeğini dile getirmenin bir cezası olacaktı elbette. Her yer kar altındayken, köylere ulaşım sağlanamazken köyünde öğrencilerini “hayata hazırlamaya” çalışan genç öğretmenin haberi olmadı kitabının kopardığı gürültüden. Karlar erimeye başlayıp, yollar açılınca ilk ziyaretçileri jandarmalar oldu Makal’ın. Tutuklandı. Bizim Köy ise tam tersine çeşitli dillere çevrilip ülke sınırlarını aşmaya başladı.

Dönemin cumhurbaşkanı, yazarı Çankaya Köşkü’ne davet ettiğinde, bu tutum Demokrat Parti’nin köye ve köylünün sorunlarına önem vermesi olarak algılandı. Ama bu da uzun sürmedi. Önce çeşitli karalamaların boy hedefi haline gelen Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından Enstitülü öğretmenlere baskılar başladı. Köye ve köylülerin içinde bulunduğu çağdışı koşullara değinen yazarlara, aydınlara karşı sistemli bir linç kampanyası başlatıldı.

Tahsin Yücel’in “Bizim Köy 1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” saptaması, aradan geçen yarım asırlık bir sürece rağmen, yazarın ve eserinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermesi açısından son derece isabetli bir değerlendirme.

Bizim Köy, Türk edebiyatında köy gerçekliğine dayanan bir ilk kitap ve toplumcu gerçekçiliğin öncüsü olarak kabul edilmektedir.



-Değerlendirme-



İyi bir kitapla karşılaşacağımı tahmin ediyordum ama bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim!

Merhaba. 
Mahmut Makal’ın bu kitabını sanıyorum üniversite sınavlarına hazırlanırken görmüştüm ilk. İsmini kenara köşeye not etmişim...
Her yıl Nisan ayında düzenlenen İzmir Kitap Fuarı’na tabi ki de katıldım. Literatür Yayıncılık’ın standına gelmişken kardeşimden bana bir kitap hediye etmesini istedim. O da sağolsun kırmadı ve aldı Bizim Köy’ü…

Bizim Köy, açıklayıcı bir ön sözle başlıyor. Kitaptan detayların aktarıldığı ön söz Adnan Binyazar’a ait. Aslında okumasanız da olur ön sözü çünkü daha çok son söz gibi bir şey. Kitabı bitirdikten sonra okusanız kitaptaki olaylar daha iyi oturabilir zihninize.



Mahmut Makal, Köy Enstitüleri’nden yetişmiş bir öğretmen. Zaten bu kitabı da mezun olup atandıktan sonra çalıştığı köylerde gördükleri ışığında yazmış. Kitap sert bir eleştiri içeriyor. Öykü desem değil. Hatıra desem az çok andırıyor. Ama Türkiye köylerini tüm çıplaklığı yansıttığı konusunda herkes hem fikir olacaktır.
Mahmut Makal, olayları anlatırken küçük küçük iğnelemeleri hiç eksik etmiyor. Bir hükümete, bir bozulan dini yapıya, bir köylüye, bir jandarmaya… Sürekli iğneliyor. Ağzına sağlık tekrardan! Kitapta eleştirilen bir diğer konuda sürekli bahsedilen o ‘’Güzel Anadolu Köyleri’’ imajı. Mahmut Makal’ın anlattıkları ışığında söyleyebiliriz ki o güzel köyler yok kardeşim. 

Şimdi olayın benim için duygusal bir tarafı daha var. Mahmut Makal öğretmen. Ufak ta bir dipnot; kitap ‘’Bir Köy Öğretmeninin Notları’’ başlığı ile yayınlanıyor ilk başta. Sonradan Bizim Köy oluyor. Dedim ya Mahmut Makal öğretmen. Ben de bir öğretmen adayıyım. Artık son sınıf öğrencisiyim. Olur ya KPSS belasını atlatırsam göreve başlayacağım. Makal’ın bu kitapta anlattığı gerçeklerle ben de karşılaşacağım. Ve tıpkı Makal gibi ben de heyecanlanıyorum. Öğrenmek güzel şey. Ama öğretmek, daha da güzel. Bu ülkü ışığında öğretmenlik yapıp tüm güçlüklere göğüs geren Mahmut Makal benim için bir örnektir artık.

Kitabı mutlaka okumalısınız. Gerçek Türk köylerini görmek için. Anadolu insanını tanımak için okumalısınız.
Son olarak kitabın sonunda Türk ve Dış Basın başlığı altında Mahmut Makal ve Bizim Köy kitabı hakkında ki yorumları okuyabilirsiniz. Orada eleştirisi bulunan isimleri görünce eminim ne kadar mühim bir eser okuduğunuzu da anlayacaksınızdır. Unutuyordum az kaldı. Kitapta Ara Güler’in müthiş fotoğrafları da var. Keyfini çıkarın. :) 

Hoşçakalın!

30 Nisan 2015 Perşembe

John Boyne - Romanov'ların Son Evi


Orijinal Adı: The House of Special Purpose

Okuduğum Baskı ve Tarihi: I.Baskı - Temmuz 2010

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 440

Kitabı Bitirdiğim Şehir: Çanakkale


Puanım: 8/10


-Arka Kapak-


Rusya, 1915: Arkadaşının Romanov hanedanının önemli bir üyesine yapacağı suikastı canı pahasına önleyen genç Georgi, ödül olarak Çar II. Nikolay’ın tek oğlu Aleksey’in özel muhafızlığına getirilir.
Londra, 1981: Georgi, ölüm döşeğindeki karısı Zoya’nın başucunda otururken, birlikte geçirdikleri koca ömrün bütün dönüm noktalarını bir bir hatırlar: Bir felaketle damgalanmış evlilikleri, sevdiklerinin ölümleri ve asla unutulamayacak sürgün günleri.
Romanov’ların Son Evi, yoksul bir kulübeden koparılıp, çökmekte olan bir imparatorluğun kalbine gönderilen bir delikanlının öyküsünü anlatıyor.

Başını sallayıp koluma girdi, koğuştan çıkarken, “Eve mi gidiyoruz?” diye sordu. Ev. Bir tuhaf kelime daha. Neredeydi bu ev? Burada Londra’da değildi. Paris’te de değildi. Ev yüzlerce kilometre uzakta, asla dönemeyeceğimiz bir yerdeydi. Evet diyerek ona yalan söylemeyecektim.


-Değerlendirme-

Bu İrlandalı yazarların Romanov hanedanı ile bu kadar yakından ilgilenmesinin sebebi ne ola ki?
Merhaba.
Yepisyeni bir yazı ile buradayım. İzmir’e yaptığım kısa bir ziyaretten mütevellit biraz uzayan bir okuma olsa da büyük zevk alarak okuduğum Romanovlar'ın Son Evi kitabı ile karşınızdayım. Özlem Yüksel çevirisi ile yayınlanan kitabın birkaç basım hatası ve cümle düşüklüğü dışında teknik bir kusurunu göremedim. Kapağı ise bana göre harikulade!
Kitaptan evvel dikkatimi çeken bir noktaya ufak da olsa değineyim istiyorum. John Boyne İrlandalı bir yazar. Ve bu kitabında işlediği konu Romanovlar’ın başına gelen büyük talihsizlik. 



Yaklaşık 2 yıl evvel yine İrlandalı bir yazar olan Glenn Meade'ye ait Romavov Komplosu kitabını okumuş ve oldukça da beğenmiştim. Genel olarak Romanovlar hakkında roman yazılıyordur diye tahmin ediyorum ama tesadüfte olsa iki İrlandalı yazarın aynı konuyu işlemesi bana enteresan geldi.

Neyse geçelim kitaba ve de karakterlere. 

Kitabın başkarakterleri Georgi ve Zoya. Anlatıcı konumunda ise Georgi var. Ya da kitaptaki tam ismi ile Georgi Daniiloviç Jahmenev. 
Kitap çok sevdiğim ve insanda müthiş hazlar yaratan bir anlatım türüne sahip. Bu anlatım türünün bir ismi var mı inanın bilmiyorum. Adalet Ağaoğlu bu türde yazdığı kitaplara Dar Zamanlar diyor. Kitap 1981 yılı ile başlıyor ve geriye doğru gidiyor. 1918’e doğru… Aynı anda 1910’lu yılların başından da 1918’e doğru ilerliyor. Yani bir yandan gelecekten geçmişe doğru giderken bir yandan da geçmişten geleceğe doğru süregelen bir anlatım var. Ve yazar bunu müthiş şekilde kullanmış bana göre.

Georgi Daniiloviç Jahmenev değersiz bir mujikken bilinçli ya da bilinçsiz bir hareketi ile başkent St. Petersburg’a götürülür. Onun anlatımı ile o dönem ki Saray yaşamını, I. Dünya Savaşı ortamını, Çareviç (çar adayı) Aleksey’i ve diğer aile üyelerini, Çar Nikolay’ı vs. görüyoruz. Yukarıda bahsettiğim İrlandalı yazarların Romanov hikâyesindeki ortaklık bir noktada daha benzerlik gösteriyor. Bolşevikler’in baskıcı yönetimi ve Romanovlar’ın masumiyeti. Bu ne kadar doğru bilemiyorum. Açıkçası çok da ilgilenmiyorum sonuçta kurmaca bir romandan tarihi gerçeklikler çıkarmak çok çocukça olur. Ama şunu itiraf etmeliyim ki Bolşevik Devrimi’ne ve Romanovlar’a olan olumlu ve olumsuz önyargılarımda bir değişme oldu. Bunu kitapta geçen bir cümle de tetikledi.

''Otokrat ya da diktatör rejimlerden en çok nefret edenlerin, ellerine güç geçtiği zaman önce düşmanlarını ortadan kaldırmaları beni hep hayrete düşürmüştür... ''

Bu cümledeki mantık George Orwell'in kitaplarındaki eleştiri ile büyük paralellik gösteriyor. Yani sosyalist olanların eşitlik nidaları ile de gelseler iktidarları için her şeyi yapabileceğini iddia eden cümleler. 

Toparlayayım. Georgi adındaki ana karakter ile Çar’ı ve ailesini, o dönemki Rusya’yı hatta Avrupa’yı hissetmek mümkün. Ve savaşın yıkıcı etkisini tekrar hissettiğim bu kitabı çok beğendim. Ve gönül rahatlığı ile de tavsiye ederim.
Hoşçakalın! :)