İyi ki kitaplar var...

İyi ki kitaplar var...

29 Ocak 2015 Perşembe

Kitap Alışverişim #1

Merhaba.

2015 yılının ilk kitap alışverişini tamamlamış olmakla büyük bir mutluluk yaşıyorum. İnsan alışveriş yapmaktan çoğu zaman mutluluk duyar ama ben daha çok kitaplı olan alışverişleri seviyorum. Çünkü kitap alışverişleri uzun bir araştırmanın, emeğin ürünü. 

Bilinçli bir okuyucu araştırmadan kitap almaz. Bu sebeple karşısına çıkan ya da ona önerilen bir kitabı sözlüklerde, forumlarda araştırır durur. Çevresindekilere sorar. Arkadaşları, hocaları ile konuşur. Ama illaki az da olsa sorar, soruşturur. Onun hakkında olumlu veya olumsuz olsun bir eleştiri görmeye uğraşır. İşte ben de uzun süredir okunacaklar listemde olan kitaplardan 8 tanesini iyice bir araştırdım. Kitap hakkındaki olumlu ve olumsuz yorumları okudum. Bütçemin pozitife çıkmasını bekledim ve ilk anda hemen siparişi geçtim.

2015'in ilk alışverişi gerçekten özel isimlerle dolu. Birkaç cümle ile onlardan bahsedeceğim. İlerleyen gün/hafta/aylarda belki de onları burada, blogumda yorumlayacağım. Başlayalım o halde. İlk olarak toplu bir fotoğraf. Sonrasında ikili gruplar halinde fotoğraflar olacak.

Not: Fotoğrafların renk tonu farklı gözükebilir. Çünkü cep telefonumun kamera çözünürlüğü çok iyi değil. O sebeple fotoğrafları farklı kamera uygulamaları ile çektim. Bu ton farkı bundan kaynaklanmakta.



  • Harper Lee - Bülbülü Öldürmek
  • Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü
  • Mustafa Çiftçi - Bozkırda Altmışaltı
  • Sevgi Soysal - Yenişehir'de Bir Öğle Vakti
  • Selçuk Baran - Bir Solgun Adam
  • Selçuk Baran  - Güz Gelmeden
  • Knut Hamsun - Açlık
  • Feryal Tilmaç - Esneyen Adam

Seçtiğim kitapların altısı Türk Edebiyatı'ndan. İkisi ise klasik eser dediklerimizden. Genel olarak Türk Edebiyatı'nın kadın yazarlarını tercih ettim.

Şimdi gelelim ikili gruplara.



Açlık ve Bülbülü Öldürmek. Açlık kitabının baskısı Varlık Yayınları'na ait. Ben bu kitabı 2012 yılından beri okumak istiyorum! O vakitler üniversite sınavlarına hazırlanıyordum ve edebiyat ezberi yaparken klasikler bölümünde bu kitap çok dikkatimi çekmişti. İsmini o zamandan beri bilirim. Çoğu kez ha aldım, alıyorum derken kısmet 3 yıl sonrasına oldu. Bülbülü Öldürmek ise baskısı tükendiği için alamadığım bir kitaptı. Alın Kitaplar baskısı piyasa da maalesef yoktu. Sel Yayıncılık -kendilerine şükranlarımı sunuyorum- bu kitabı yeniden basarak çoğu okuyucunun gönlüne su serpti. İkisini de büyük bir arzu ile aldım. Umarım keyifle okurum.


Türk Edebiyatı'nın kadın yazarlarından olan Selçuk Baran'a giriş yapmak için bu iki kitabı tercih ettim. İtiraf etmek gerekirse niyetim Bozkır Çiçekleri'ni okumaktı. Ama kitabı internet üzerinden kitap satışı yapan hiçbir sitede bulamadım. Sanıyorum baskısı tükenmiş. Zaten okunacaklar listeme eklediğim kitapta oydu. Ama madem ki Selçuk Baran okuyacağız başka kitapları da olabilir diyerek bu iki romanı sipariş ettim! Türk kadın yazarları okumak bana her zaman keyif vermiştir. Beklentim yüksek!



Esneyen Adam'ı ne ara okunacaklar listeme ekledim inanın bilmiyorum. Ama ya bu neymiş deyip aratınca olumlu yorumlar gördüm. Kapağını da çok beğendim! Öykü okumayı da severim. Dedim bu kitabı da alayım. Sevgi Soysal tercihim tamamen bir ekşisözlük eseridir. Orada yazar falan değilim ama girip entryleri okumaktan hoşlanıyorum. Kitaplarla ilgili başlıkları okumak keyif veriyor. Yine öyle amaçsızca dolanırken bir alıntı gördüm Sevgi Soysal'dan. Dedim güzelmiş bi araştırayım. Dolaşa dolaşa Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ne kadar geldim. Ve ekledim listeme. Sipariş etmek anca kısmet oldu. Bakalım beklentimiz yine yüksek. 



Adalet Ağaoğlu. Çok büyük kalem yahu! Dar Zamanlar Üçlemesi'ni (Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi,Hayır...) birkaç yıl evvel okumuş ve o tarza hayran kalmıştım. Müthiş derece de keyifli bir anlatımı vardı. Bir de yakın Türkiye Tarihi'nden kesitler sununca aldığım keyif katlanarak arttı. Ama Adalet Ağaoğlu maceram orada kaldı. Uzun süredir tek bir kitabını bile okumadım. Hâl böyle olunca bir kitabını olmak farz olmuştu. Ben de sinemaya da uyarlanan Fikrimin İnce Gülü kitabını aldım. Beyaz perdeye Sarı Mercedes ismiyle uyarlanan kitap Almanya'ya göç eden işçileri tanımamız için güzel bir fırsat olabilir diye düşünüyorum. Bakalım göreceğiz. Bozkırda Altmışaltı ise bir öykü kitabı. Yine ekşisözlük'ün vesile olduğu kitaplardan. Bu kitap hakkında sanıyorum olumsuz yorum okumadım. Eskilere özlem çeken bireylerin ilgisini çektiği bir eser olduğu için meraktayım.


Kısa tutmak istemiştim ama olmuş baya bir yazı. Sağlıcakla kalınız. Herkese keyifli okumalar dilerim!

23 Ocak 2015 Cuma

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk


Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sayfa Sayısı: 125

Puanım: 6/10


Merhaba.

Tezer Özlü’den okuduğum ikinci kitap olan Yaşamın Ucuna Yolculuk bir anı kitabı dersek hata etmiş olmayız sanırım. Önce kitapla ilgili ufak bilgileri vereyim. Kitap aslında bir çeviri eser. Tezer Özlü’nün Almanca yazdığı Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde ) kitabı yine Tezer Özlü tarafından Türkçe'ye çevrilerek edebiyat dünyasına sunulmuş. On bölüme ayrılan kitabın bölük pörçük bir anlatımı var. Cümleler çok kısa tutulmuş. Ve genel olarak Cesare Pavese’den alıntıların yer aldığı bir eser. Kitaba girmeden evvel Cesare Pavese’den ve onun intihar eğiliminden bahsetmek gerekiyor bence. Çünkü Tezer Özlü Pavese’ye fazlasıyla hayran. Yine muhtelif yerlerden bulabildiklerimiz kadarıyla Pavese’den bahsedelim.



              
Cesare Pavese, İtalyan bir edebiyatçı. Şiir, roman ve öykü türünde eserler verip çeviri de yapmış. Sürekli olarak intihar eğiliminde olan yazar 26 Ağustos 1950 günü 21 tane uyku hapı alarak yaşamına son vermiş. Ve 18 Ağustos günü günlüğüne yazdığı şu ifadeler gösteriyor ki artık yaşam onun için dayanılmaz bir hal almıştır. 
O ifadeler şu şekilde.

''Sözler değil. Eylem. Artık Yazmayacağım.''

Tezer Özlü’nün sürekli olarak alıntılarını paylaştığı yazar böyle biri işte. Ve bu karamsar insan Tezer Özlü’yü o kadar etkilemiş ki Tezer Özlü sürekli bir intihar vurgusu yapıyor bu eserde. Ki Tezer Özlü’nün hayatını araştırmış olanlar bileceklerdir ki Tezer Özlü intihar girişiminde bulunmuştur.

Kitaba geçersek, dediğim gibi kitap on bölümden oluşuyor. Biz bu on bölümü üç alt başlık altında toplarsak daha kolay bir anlatım olur gibime geliyor.

Kitapta ilk olarak bir seyahat havası ve Cesare Pavese etkisi var. –Pavese’nin etkisi tüm kitap boyunca devam ediyor- İkinci olarak topluma bir başkaldırı, onun bireyi belli kurallara dayatan özelliklerine bir eleştiri. Son olarak da tüm kitabın genel hikayesi konumunda yer alan Pavese’nin intihar ettiği şehir olan Torino’ya yaptığı yolculuk ve orada yaşadıkları.

Kitabın başında mekân Almanya. Genel olarak Berlin kenti. Kitap Tezer Özlü’nün yaşamında da olduğu gibi Pavese’nin müthiş etkisi ile geçiyor. Tezer Özlü, Pavese’nin alıntılarını yazıp onları yorumluyor sanki. Kendi hayatı ve gördükleri ışığında. İlk başta çok karışık geldi bu durum bana. Zaten yazılanlar ve yazım şeklinden ötürü karmaşık olan cümleler, bu alıntılar ile daha da karışık hale geldi benim için. Ama sonradan alışıyorsunuz. Ne kadar doğru olur bilemem ama Tezer Özlü kendisini Cesare Pavese ile özdeşleştirmiş. Tezer’de Pavese gibi hayattan nefret ediyor. Toplumdan tiksiniyor. İlk bölümlerde sürekli bir seyahat durumu var. Tezer Özlü bu seyahatlerini aktarırken yine kısa cümleler ve kendi iç dünyasını aktaran cümleler paylaşıyor bizimle. Üslup bölük pörçük ve bir akıcılık yok. Tasvirler, betimlemeler sınırlı.

Topluma ve kurallarına bir başkaldırı var demiştim. Tezer Özlü topluma ve toplumun yaratığı normlara tüm kinini kusuyor. Gerçekten etkileyici şeyler söylüyor. Ve düşündürüyor. Farklı olan bireylere yaşamı daha mı zor kılıyor toplum? Tezer Özlü’nün o müthiş cümlelerini paylaşmak isterim.

‘’Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduğunu sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki... Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.’’





Kitabı üç ana başlık ışığında yorumlayacağım demiştim ama arada bir İtalya anısı yer alıyor ondan da bahsedeyim az biraz.


Tezer Özlü’nün İtalya’da sevdiği bir yazarın -Italo Svevo- kızı ile tanışıp ondan babasını dinlediği kısımlar gayet keyifli. Hem okuyan için hem de Tezer Özlü için keyifli. Çünkü Tezer Özlü’nün kitabın başından beri kurduğu ifadelerin hiçbiri bu İtalya anılarını anlattığı kadar sakin ve ılımlı değildi. Genel olarak depresif bir havada yazılan yazılar burada durulmuş. Son olarak da Cesare Pavese’nin intihar ettiği kente geliyor Tezer Özlü. Onun dolaştığı caddelerden yürüyor. Onun kaldığı otelde kalıyor. Hatta orada kısa bir ilişki bile yaşıyor.


Şimdi kitap bunlardan oluşuyor. Ama içime sinmeyen bir şey var. Tezer Özlü'nün bu yazdıklarını yaşadığı zaman dilimi 1980’ler. Yani Türkiye için kıyım ve acının hüküm sürdüğü yıllar. Zulmün ejderha gibi olduğu yıllar. O sıralarda Tezer Özlü’nün Türkiye sınırları içerisinde bulunmamasına sevindim bir insan olarak. Ama şunu kabullenemiyorum. Kitapta Kore Savaşı’nda ölen Türk askerlerinden bahsediyor ve diyor ki ‘güzel ülkemin insanları’. Pardon da güzel ülkem derken? O yıllarda Türkiye’de bile değilken –yine söylüyorum iyi ki değilmiş- nasıl oluyor da Türkiye’de ki baskıcı toplum yapısını sertçe eleştirip güzel ülkemin insanları denebilir. -yapılan eleştiriler çok doğru olsa da- Sen bu toplum içinde yaşamıyorsun ki? Bu toplumu eleştirip, beni bazı şeylere zorladınız deyip yabancı bir ülkede bulunmak ne kadar samimi? İnsanlar o dönem şehir bile değiştiremezken rahatça ülke değiştirmek ve buna rağmen 'ölmek istiyorum' demek. Bu bana battı. Rahatsız etti. Eğer ki gerçek bir aydınsan söylemlerinle eylemlerinin de bir olması gerekmiyor mu? Yani sert olmayıp yumuşak olayım diyorum ama olmuyor. Olmadı yani.
Tezer Özlü’nün yaradılıştan gelen farklı özellikleri, farklı bir düşünce yapısı olabilir. Ama bazı şeyleri eleştirebilmek için o toplumun içinde olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Dışarıdan söz söylemesi kolay gibi geliyor bana. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Ama bu durumdan rahatsız olduğum için belirtmek ihtiyacı hissediyorum. O sebeple ‘güzel ülkem’ ifadesini ve Türkiye’deki toplumsal düzeni eleştiren kısımları çok beğenmeme rağmen samimi bulmadım. Çünkü bu şekilde yapılan şey ‘tatlı su solculuğu, tatlı su hümanistliğinden' başka bir şey olmaz bana göre. Zaten kitabı düşük bir puanla değerlendirme sebebim de budur. 


Benim bu kitapla ilgili söyleyebileceklerim bunlar. Tezer Özlü’yü sert bir biçimde yermek ne kadar haddime bilemiyorum ama...

Herkese keyifli okumalar!

13 Ocak 2015 Salı

Sabahattin Ali - Çakıcı'nın İlk Kurşunu (Tereke)


Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sayfa Sayısı: 148

Puanım: 10/10

Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba. Hedefim haftada bir yazı bırakabilmek diyordum ya vazgeçiyorum ondan. Sadece yazı bırakabilmek istiyorum bloğuma! Dersler, sınavlar, şahsi meseleler derken bu dönem ne kitap okuyabildim ne de bloğumla ilgilenebildim. Ama şükürler olsun (!) dönem bitti ve ben o çok sevdiğim kitap dünyama dönebildim.

Sabahattin Ali.

En sevdiğim Türk yazar derdim onun için. Artık bu tür kesin ifadelerden sakınmak istiyorum. Çünkü çok güçlü kaleme sahip Türk yazarlarımız mevcut. O yüzden Sabahattin Ali en sevdiğim Türk yazarlardan biri ifadesini tercih edeceğim. Sabahattin Ali’nin muhalif kimliği, siyasi kişiliği, romanlarında ve hikâyelerin de insanın ruhuna değen ifadeleri beni fazlası ile etkilemiştir. Şiirleri ise çoğumuzun şarkısını ezbere bildiği eserlerdir zaten. Leylim Ley, Göklerde Kartal Gibiyim, Geçmiyor Günler vs.

Okuyup bloğumda paylaşmak istediğim kitap olan Çakıcı’nın İlk Kurşunu (Tereke) böylesi bir yazarın şahsi sandığında sakladığı notlarından derlenmiş. Uzun süren –yaklaşık olarak 3 yıl- bir emeğin ürünü olan bu kitap kelimenin tam anlamı ile bir hazine! Çünkü çok sevdiğiniz ve artık hayatta olmayan birinin gizli dünyasını öğreniyorsunuz. Yayınlamadığı, -yayınlayamadığı- yazmayı düşündüğü şiirleri, romanları, hikâyeleri öğreniyorsunuz. Onu daha yakından tanıyorsunuz. İşte bu kitapla ben/bizler büyük yazar Sabahattin Ali’yi daha yakından tanıyacağız.
Kitap, uzun, gayet açıklayıcı olan ve kitabın hazırlanış sürecini detayları ile anlatan bir önsöz ile başlıyor. Genel olarak önsöz okumadığımız iddia edilse de, siz okuyun! Verilen emeği ve kitabı okumadan önce –bence- olması gereken ön bilgiyi bu önsözden elde edebilirsiniz.

Kitapta Sabahattin Ali’nin bazıları dergilerde değiştirilip yayınlanan hikâyeleri karşılıyor bizi ilk olarak. Üslup olarak biraz dağınık olan bu hikâyelerden en güzeli kesinlikle Çakıcı’nın İlk Kurşunu isimli hikâye. Çakırcalı Mehmet Efe’nin hikâyesi çoğu isim tarafından kaleme alınmış. Hakkında methiyeler dizilmiş, kitaplar yazılıp şiirler okunmuş. Benim bildiğim bir tek Yaşar Kemal’in eseri vardı. Sabahattin Ali’de bu dillere destan halk hikâyesini kendine göre kaleme almış.
Öncesinde Çakırcalı Efe’nin ya da Çakıcı Efe’nin kim olduğunu muhtelif internet sitelerinden öğrenebildiğimiz bilgiler ışığında söyleyelim. 




Çakırcalı Mehmet Efe İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Türkönü Köyü’nde doğan ve Efelik kültürünün bilinen kimselerinden biri. Babasını öldüren kişiyi genç yaşta öldürüp intikamını alan Çakırcalı Mehmet dağa çıkıp bir çete kurmuştur. Sonrasında Osmanlı’ya kafa tutan Çakırcalı Efe devletin kolluk kuvvetleri ile girdiği bir çatışmada ölmüştür. Ansiklopedik olarak verilebilecek en kısa bilgiler bunlar olabilir.

Sabahattin Ali, Çakırcalı Efe’nin dağa çıkış hikâyesini, çetesi ile yaptığı faaliyetleri toplumcu bir bakış açısı ile alıp onu bir ‘kahraman’ gibi göstermeyi yeğlemiş. Belki Yaşar Kemal’de öyle yapmıştır bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Belki gerçekten de Çakırcalı Efe Don Kişot vari bir efeydi. Ama aslolan Sabahattin Ali’nin onu aktarmada ki tercihidir. Ve Sabahattin Ali Çakırcalı Efe’yi gerçek bir halk kahramanı gibi göstermiş ve şairane bir üslup tutturarak okuyucuda müthiş bir tat bırakmayı bence başarabilmiştir.

Gelelim kitabın ikinci kısmına. Şiirler.

Şiirlerin eski Türkçe ile yazılmış halleri de taranıp kitaba eklenmiş. Bu, orijinal metinleri taranmış vaziyette de olsa görmemizi sağladığı için hoş bir durum. Sol tarafta orijinal metin sağ tarafta ise günümüz Türkçesi ile çevirisi yer alan şiirler de genel bir kurbağa vurgusu var! Yer verilen şiirlerden dördünün içeriği kurbağa. Diğer ilgi çekici olan da şu. Sabahattin Ali şiirlerinin altına çizimlerde yapmış. Resme bir ilgisi olduğu aşikâr. Çünkü kitabın başında kendisinin çizdiği bir portresine yer verilmiş. Kitaptaki birçok şiirin ismi maalesef ki yok. Önsözde de belirtildiği gibi notlar çok eski ve artık okunmaz hale gelen kısımların olması kaçınılmaz.
Unutmadan bir de şiirlerin sonunda Sabahattin Ali’nin yazmayı planladığı romanlar olduğunu öğreniyoruz. Ve benim içim biraz daha parçalanıyor. Ne zaman bahsi açılsa lanetler okurum Sabahattin Ali’nin katillerine. Hem insani hem de okur olarak bir lanetlemedir bu. Çünkü onun o eşsiz kaleminden mahrum bıraktılar bizi. Ve bize daha fazla güzide eser bırakmasını engellediler. Ve ben o romanların ismini gördüğümde derinden bir ‘ah’ çektim!

Kitabın son kısmı ise ‘Yazılar’ başlığı altında toplanmış. Bu son kısım ziyadesiyle vurucu bir konu ile başlıyor. ‘Kadın’

Sabahattin Ali’nin Konya’da bir konferansta yaptığı konuşma metnini okuyunca anlıyoruz ki ona salt bir edebiyatçı gözü ile bakmak büyük hata olur! O büyük bir aydın. Çünkü aydın kimseler ortak bir payda içinde yaşadığı insanları ileriye götüren, toplumu iyi anlamda geliştiren kimselerdir. Ve Sabahattin Ali, kadınlar üzerine yazdığı yazı ile aydın kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiş. Yazıyı kendiniz okuyasınız diye çok aktarmayacağım ama küçük bir pasajı aktarmak isterim.


‘’ Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.
Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahlûk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. ‘’


Yazılar kısmında yer alan tüm metinler harika bunu belirtmeden geçemeyeceğim! Sabahattin Ali’nin edebi kimliğinin dışında siyasi ve aydın tarafını ortaya çıkardığı bu yazılarda müthiş tespit ve tanımlar yer alıyor. 'Emperyalistin Tarifi' isimli yazısında, Falih Rıfkı Atay’a atıfta bulunarak neye emperyalist deneceğini aktarıyor. Bunu mantıklı örneklerle de izah ederek emperyalist devletin gerekliliklerini açık bir şekilde izah ediyor. Bu Memleketi Kurtarmak İçin isimli yazısı ise tam bir günümüz komedisi olan üç çocuk meselesinin o dönem ki yansıması. Bu ülke yüz milyonu doyurur diyenlere Sabahattin Ali o kadar sert eleştiriler yöneltiyor ki insan içinden geçirmeden edemiyor. Keşke şu vakitlerde sen olsaydı Sabahattin Ali.

Daha birçok yazı var hepsini aktarmayacağım. Ama Sabahattin Ali’nin niye bu ülkeden kaçmaya çalıştığını anlamada bu yazılar yardımcı olacaktır.

Artık bitirirken bu kitabı hazırlayan herkese binlerce kez teşekkür ediyorum. Müthiş bir çalışma olduğuna şüphe yok. Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak, onun gizli sandığına ulaşmak isteyenlerin okuması gereken yegâne bir eser olmuş.


Herkese keyifli okumalar!