İyi ki kitaplar var...

İyi ki kitaplar var...

22 Kasım 2016 Salı

Mithat Cemal Kuntay - Üç İstanbul



Kitabın Adı: Üç İstanbul

Okuduğum Baskı ve Tarihi: I.Baskı - 2016

Yayınevi: Oğlak Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 575

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 8/10


-Arka Kapak-

Adnan: "Fatih hocalarının dini de yalandır; dinsizliği de!"
Hoca: "Yalanmış! Tabii ki yalan. Onu ben de biliyorum. Onun için bu yalandan korkun diyorum ya! Sarıklı milletini bana mı anlatacaksın? Menfaat göster: Vapur bacası gibi bağırarak sana Allah'ı da inkar etsinler; Peygamber'i de!... Sultan Hamit otuz üç sene sarığa sırma takarak; taassuba maaş vererek tahtında oturdu efendi!"

Türk romanının kilometre taşlarından biri daha Oğlak Klasikleri arasında... Yirmiyi aşkın, önde gelen roman kahramanı, bir romanı roman yapan bütün ruh çözümlemeleriyle karşınızda. Bir o kadar sayıda gerçek tarihi kişilikler ile başka yardımcı unutulmaz tipler romana ustaca yedirilmiş... Simsiyah ve 33 yıl sürmüş Abdülhamit dönemi baskısıyla 'İstibdat İstanbul'u'... Özgürlük adına iktidara gelenlerin yönetimde olduğu ama Abdülhamit'e rahmet okutturan 'Meşrutiyet İstanbul'u'... Batan bir imparatorluğun bütün sefaleti ile ülkeyi işgal edenlere yaltaklanmada birinci olanların 'İşgal İstanbul'u' ...ve bütün bu İstanbul'luları dikey olarak kesen bir yazar hayatı: Muharrir Adnan Bey.

Bugüne kadar yapılmış bütün sıralamalarda daima ilk 10'a girmiş efsanevi roman Üç İstanbul'u okumuş olanlara katılın.

-Değerlendirme-

Ben bu kitaptan daha farklı bir beklenti içerisindeydim. Açıkçası biraz şaşkınlık, hayal kırıklığı ile bakıyorum bitirdiğim Üç İstanbul'a, Adnan'a...

Merhaba. 575 sayfalık hacimli bir kitap olan Üç İstanbul kitabı ile ilgili yazıya böyle başlamak istemezdim ama durum bu. Benim için bir hayal kırıklığı. Kitaba düşük bir puan vermedim. Çünkü kitap gerçekten güzel. Ama ben farklı bir beklenti ile okuyunca malesef somurtarak bitirdim kitabı.
Kitap tarihi özellikler taşıdığı için bu dönemi özetleyen birkaç şey yazmak istiyorum. Aşağıya kitapta bahsi geçen kavramları, kişileri birkaç cümle ile yazıp sonrasında kitapla ilgili hislerimi paylaşacağım.

II.Abdülhamit: 1876 yılında meştrutiyeti ilan vaadi ile tahta çıkıp savaşı bahane göstererek meclisi fesheden; halka karşı baskı uyguladığı iddia edilen, basına sansür uygulayan, kimilerinin takdir ettiği bir zeka kimilerininse yerden yere vurduğu bir padişah. Osmanlı Devleti'nin 34. padişahı. Kitabın ilk yarısına konu olan İstibdat'ın olay adamı!
İstibdat Dönemi: Meşrutiyeti ilan eden Sultan Abdülhamit'in 2 yıl sonra Rus Savaşını(93 Harbi) bahane ederek meclisi feshettiği, baskıyı arttırdığı, jurnallerin havada uçuştuğu 30 yıl süren dönem.
Jurnal: Bizzat Sultan Abdülhamit tarafından kurulan ve normal istihbarat teşkilatlarından farklı olarak bir kuruma heyete değil direkt olarak Abdülhamit'e hizmet eden teşkilattır. Asıl ismi Yıdız İstihbarat Teşkilatı'dır.(Abdülhamit döneminde yönetim merkezi Yıldız Sarayı'dır) Ama halk arasında -ispiyoncu, -jurnalci diye bilinirdi.
Cemal, Enver ve Talat Paşa: Üç Paşalar İktidarı diye de geçen döneme damgasını vuran ve Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde devlet yönetiminde müthiş etkili olan isimlerdir. Talat Paşa sadrazam, Enver Paşa Savaş Bakanı, Cemal Paşa Donanma Bakanı idi.

Üç İstanbul Osmanlı'nın dersaadeti İstanbul'un başından geçen üç dönemi Muharrir Adnan ve onun hayatı ile aktaran bir dönem romanı. Kitapta saymadım ama 30'dan fazla karakter vardı. Yazar hepsini dişe dokunacak kadar anlattı. Hatta düzenbazlıklarını, cinsel ilişkilerini de...
Cinsellik demişken kitabın doğal rutini olan bir durumdan bahsetmek istiyorum. Sonrasında oluş sırası biçiminde kitaba döneceğim. Kitapta cinsellik o kadar sık anlatılıyor ki gına geldi! Adnan karakteri başta olmak üzere neredeyse tüm karakterlerin yatak odalarına soktu bizi yazar. Ve bir yerden sonra -kitap 575 sayfa olunca- iş tekrara kaçtı ve ben sıkıldım bu cinsel muhabbetten. Bazen yazar Mithat Cemal Kuntay'a soruyordum: '' Banane birader Adnan'ın düdüklediği Filareti'den, ondan bundan'' diye. Neyse bu bahsi kapayayım olaylara döneyim.
Kitabımız  93 Harbi'ni, İstibdat Dönemi'ni ve Mütareke yıllarını anlatıyor dedik. Demedik mi yoksa? Demediysekte demiş olduk artık!
93 Harbi Osmanlı Devleti'nin büyük toprak kayıpları yaşadığı bir savaştı. Tabi ki kaybedilen topraklar benim umurumda bile değil ben o coğrafyada yaşayan ve artık azınlık olan insanların yaşadığı göç durumunu düşünüyor, buna üzülüyorum. Ve kitapta bu hislerimi biliyor gibi 93 Harbi'nin dramını anlatan cümleler ile başlıyor.

''...93 harbinde muhacirin, Edirne'de gömleği, Ayastefanos'ta eti, İstabul'da derisi yoktu"
Yazar 93 Harbi ve sonrasında İstanbul'un durumunu çok ama çok iyi aktarıyor. Mithat Cemal Kuntay'a tebrikler. 👏👏👏 Savaşın devam ettiği sırada Abdülhamit meclisi feshetmiş ve İstibdat Dönemi'ne geçmiştik. Bu durum romanda baya hızlı oldu. Ama geçişleri güzeldi. Burada bir yazar güzellemesi yaparken anlatımı da övmesem olmaz. Yazarın müthiş bir dili var. Hiciv dedikleri güldürülü eleştiriyi iyi yapıyor. Tebrikler Mithat Baba!

İstibdat Dönemi baskı demiştik ya ben çok heyecanlıydım romanda da bu baskıyı hissedeceğim diye. İşte bu kısım bana göre romanın yavan kısmıydı. Ben dönemde yaşanan olayları bekledikçe, sarayı ve susturulan basını bekledikçe şehvet düşkünü Adnan'ın yasak ilişkileri karşıladı beni. Allah'ın cezası Adnan! İstibdat dönemini birkaç Abdülhamit ve softa eleştirisi ile jurnallerle geçen yazar beni nasıl hüzne gark ediyordu anlatamam size. 😩😩😩 Bakın yine diyorum bu benim beklentim ile ilgili bir durum. Eğer ki bu kitabı okuyarak o dönem ki yaşayışları, aşkları, kıyafetleri öğrenmek ve biraz da tarihi olay olsun derseniz bu kitap tam size göre. 👍 Ama bana göre değildi.

Kitap sonrasında İttihatçıların başa geçtiği dönem, I.Dünya Savaşı, Mütareke(işgal) İstanbul'u şeklinde devam ediyordu. Dedim ya ben Adnan'a kızdığım için bu sayfaları da çok anlatmak istemiyorum. Çünkü şehvet düşkünü kadın ve erkek okumaktan bıktım. E haliyle bunları da size anlatarak kendimi tekrar etmek istemiyorum.

Kitapta kendimce yakaladığım detaylardan, kurduğum alakalardan biri de Belkıs karakteri üzerinden yapılan bir eleştiri idi. -en azından ben öyle yorumladım- Belkıs sürekli olarak Avrupalılar şöyledir, onlar oturmasını kalkmasını bilir diye diye kendi başını yedi!

Bir diğer detay ve şaşırdığım durum ise şu oldu. İşgal edilen bir başkentte yaşam cidden böyle miydi? İnsanların bu pervasız halini yadsıdım açıkçası. Hata da ediyor olabilirim belki benzer bir durum olsa bizler de aynı şekilde yaşarız ama başkasını eleştirmek daha kolay sanırım. İşte bu durumla ilgili bir pasaj vardı onu da aşağıya ekliyorum.


''İçerde dans başladı. Sokakta zehir gibi bir soğuk, yağmur, çamur ve işgal askerleri vardı. Dışardaki zulmün ve kışın korkunç kimseliğini sezecek bir tek kişi bu salonda yoktu. Vatansız olmak ne iyi şeydi: Pencereden başlayan, ufukta biten mezarlığı kimse görmüyordu. Zaten herkes salonun ortasında birikmişti.''

İşte böyleeeee. Bu koca kitabı böyle karman çorman anlatmaya çabaladım. Ama sakın demeyin ha - Ne karışık yazı la bu!- diye. Kitapta çok karışık ilerliyor. Okuyunca anlayacaksınız siz de kimin eli kimin cebinde karışıyor! Blogdaki yazılarımda çok yapmadım ama bu kitaptan altını çizdiğim bazı satırları sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazıyı bu pasajlarla bitireceğim için vedayı da buradan yapayım. Kitabı okuyun bakmayın siz benim bu kadar öttüğüme ben farklı beklentilerle okudum diye böyle hırçınım. Yoksa şehvet düşkünü Adnan ve saz arkadaşlarını okumaktan sizlerde çok keyif alacaksınız eminim!
Herkese bol kitaplı günler, haftalar dilerim. Hoşçakalın! 😃

Not: Emojiler çok güzel olmuş ya la! 

-Altını Karaladıklarım-

''Zaten bu Osmanlı hanedanı Dostoyevski'nin Karamazof ailesine benzer: İçlerinde dâhisi var, budalası var; sarhoşu, delisi var; katili, bestekârı, şairi var; ne arasan var.''

''Bu kadar fikir israfına değer miydi? Böcek gibi, ağaç gibi rahat yaşamak, makine gibi rahat kımıldamak varken? Fakat bunları konuşmadıktan sonra, yaşamak niye?''


''Bu gece kışın en soğuk gecesi... Kış! Fakir olanları daha çıplak, hastaları daha zayıf yapan kış!..''


''Adnan dinsizdi, fakat mezarlıklarda Allah ve karanlık arardı.''


''Hediye, büyülü eşyadır; rüşvet gibi namusa dokunmaz ve para gibi kıymeti mahdut değildir.''

7 Kasım 2016 Pazartesi

Rıfat Ilgaz - Karartma Geceleri





Kitabın Adı: Karartma Geceleri

Okuduğum Baskı ve Tarihi: VII.Baskı - Mart 2015

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Sayfa Sayısı: 269

Kitabı Bitirdiğim Şehir: İzmir

Puanım: 10/10


-Arka Kapak-

İkinci Dünya Savaşı’nın sınırlarımıza dayandığı 1944 yılı. Ülkede, ekmek, şeker, yakacak gibi temel ihtiyaç maddeleri karneye bağlanmış, dışarıdan gelebilecek ani baskınları önlemek amacıyla geceleri her yerde karartma uygulaması başlamıştır. Şairlere, yazarlara, düşünürlere baskı uygulanan bir dönemdir aynı zamanda.

Bu sıkıntılı günlerde, bir aydın, şair ve edebiyat öğretmeni olan Mustafa Ural yazdığı ve toplatılan şiir kitabı nedeniyle aranmaktadır. Sağlık problemleri vardır ve hemen teslim olmak istemez. İstanbul’un soğuk ve karartılmış sokaklarına, eş dost evlerine sığınır. Tutuklandığı zaman savaş bitmiştir, ama savaş yıllarının Türkiye’de bıraktığı izler daha uzun süre silinemeyecektir.

Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri'nde Mustafa Ural’ın kaçış öyküsünü anlatırken, savaşın etkisindeki ülkemizin 1940’lı yıllarına da ışık tutuyor.

-Değerlendirme-

Merhaba. KPSS denen ömür törpüsü sınavla geçirdim koca bir yılı. Ve bu sınavdan şu an için kurtulmam zor gözüküyor, maalesef. Bu sebeple kitap okuyamamak koyuyor adama! Ama ben daha fazla dayanamadım ve Karartma Geceleri'ne başladım ve bir çırpıda bitirdim. Dedim ne zamandır blogada uğramaz olmuştum uzun ve doyurucu bir yazı ile taçlandırayım bu keyfimi.

Karartma Geceleri tam bir dönem romanı. Işık tuttuğu dönem ise 1940'lı yıllar. Yani İkinci Dünya Savaşı Türkiye'si. Hal böyle olunca ben de 2.Dünya Savaşı, savaşın etkilerini iliklerine kadar hisseden Türkiye ve kitapta da geçen bazı olayları bu yazıda anlatmak istedim. Öncelikle 2.Dünya Savaşı'ndan başlayalım öyleyse.

1.Dünya Savaşı Avrupa milletlerine yetmemiş olacak ki bir yenisine giriştiler. Ve bu kez daha kanlı biçimde. 1.Dünya Savaşı sonrası Almanya ile imzalanan Versay anlaşması çok ağır bir anlaşma idi. Bize dayatılan Sevr gibi! Almanya koşulsuz teslim olduğu için bu ağır anlaşmayı imzaladı ve büyük sıkıntılar çekti. Böylesi bir dönemde size refah, huzur, yeni topraklar ve ekmek vereceğim diyerek kendi içinde akıllı bir söylem tutan Adolf Hitler'in iktidara geçmesi sürpriz olmayacaktı.



İktidara demokratik yollarla gelen Hitler demokratik olmayan tutumlar ile ülke içindeki tüm muhalefeti sindiriyor ve kendi diktatörlüğünü ilan ederek kendisini Führer yani tek lider ilan ediyordu. Adolf Hitler'in oyun oynamayı seven bir kaçık olduğunu düşünen İngiltere Almanya'nın ''küçük devletçiklere''yaptığı işgallere göz yumuyordu. Ta ki 1 Eylül 1939'daki Polonya işgaline kadar. Ve 1 Eylül 1939 günü yeni bir dünya savaşımız vardı.(Bana göre Avrupa savaşı, ilk anda tabi)

Peki ya Türkiye'de bu sırada neler oluyordu? Ülkemizde Milli Şef dönemi diye de geçen dönemde denge siyaseti güdülmeye çalışılıyordu. Türkiye savaşa girmek niyetinde değildi. Ama hem SSCB hem de Almanya'nın olası bir işgaline karşı tedbirler almak gerekiyordu. Ülkedeki neredeyse tüm erkekler silah altına alındı. Ekmek karne ile dağıtılmaya başlandı. İnsanlar silah altına alındığı için üretim düştü, devlet ekonomik açıdan zayıfladı. Karaborsa başladı. Hükümet baktı ki işin içinden çıkamıyor antidemokratik bir tutum ile Varlık Vergisi almaya başladı. Türkiye savaşa fiilen katılmadı ama savaşın etkilerini çok derinden hissediyordu... Milli Şef İsmet İnönü sert tedbirler alıyor yükselen Alman ırkçılığının bir yansıması olan Turancılığa ses çıkarmıyor, toplumcu diye bilinen ve solcu olan yazar ve aydınları baskı altına alıyordu. İşte böylesi bir dönemde 1941 yılında İstanbul dahil 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi.


Burada siyasi tarihe biraz ara verip kitaba dönelim. Kitabın ana karakteri olan Mustafa Ural'da dönemin büyük muhaliflerinden olan Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet gibi toplumcu bir şair. Hatta yazdığı bir kitap toplatılıyor. Bu sebepledir ki sıkıyönetim tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılıyor. Ama o emniyete gidip yakalanmaktansa kaçmayı, saklanmayı, gerçek dostlarını bu sayede öğrenmeyi yeğliyor. Karartılmış İstanbul'da seyahate çıkarıyor bizi... Hazır karartmadan bahsetmişken gelin şimdi de romanın ismine bir göz atalım. Niçin Karartma Geceleri?

Türkiye hem insanını hazırlamak hem de Alman ve SSCB devletlerinin hava saldırılarından korunmak için karartma uygulaması yapıyordu. Özellikle kuzey kesimlerde yapılan bu uygulama ile hava saldırılarından korunuluyordu. Rıfat Ilgaz'da bu durumdan oldukça etkilenmiş olacak ki böylesi bir isim vermiş kitabına. Yeri geldi söyleyeyim okuduklarıma göre bu kitap Rıfat Ilgaz'ın hayatından bir kesit gibiymiş. Yani otobiyografik bir roman. Ya da Mustafa Ural o mu dersiniz, kim bilir.

Eveeeeet en son nerede kalmıştık hah sıkı yönetim ilan edilmişti ülkede ve ne kadar radikal görüşlü varsa topluyordu hükümet! Savaş 6 yıl sürdü. İlk 3 yıl müthiş bir Alman ilerleyişi varken ikinci üç yılda ABD'nin savaşa girmesiyle savaş müttefikler lehine işlemeye başladı. Alman geri çekilişi hızlanırken Türkiye'de de Turancı düşüncedeki isimler kontrol altına alınmaya başlıyordu. Bu dönemde görülen bir davanın izlerini romanda da görebiliyoruz. ''Irkçılık-Turancılık'' davası.



Davanın iki önemli muhatabı Sabahattin Ali ve Hüseyin Nihal Atsız. Kitaptaki karakterimiz Mustafa Ural Sabahattin Ali'den yana tabi ki. Dava kısmen sonuçsuz kalıyordu. Artık savaş bitmek üzereydi ve Avrupa, Türkiye değişiyor. Normale dönüyordu. Tabi karakterimiz Mustafa Ural'da...

Mustafa Ural isimli bir edebiyatçının hapishanedeki anlatımı ile başlayan ve sahi ben nasıl düştüm buraya sorusu ile flashback yaparak bizi geçmişe döndüren Karartma Geceleri leziz bir edebiyat şöleni. Tamam İkinci Dünya Savaşı'nın ülkemize yansımalarını bekliyordum bu kitapta ama bu kadar gerçekçi bir anlatım beni çok mutlu etti. Edebi açıdan aşırı tatmin oldum. O dönem ki kişi, kurum ve olaylara da ışık tutuyor oluşu kitabın ismine karşı bir ironi sanırım. Ayrıca Karartma Geceleri'nin de aynı Mustafa Ural'ın şiir kitabı gibi zamanında toplatılmış olması yazar-karakter bütünlüğünü arttıran etmenlerden olsa gerek.

Artık yazıyı bitirme vakti. Uzun süredir kitap okuyamayan beni oldukça mutlu eden bu kitabı kesinlikle okuyun. Bunu yürekten istiyorum sizlerden. Ayrıca az kaldı unutuyordum aynı isimle çekilmiş bir de film var! Tahmin edin bakalım bu türden filmlerin başrol oyuncusu kim olur? Evet, doğru tahmin Tarık Akan!


Yusuf Kurçenli tarafından 1990 yılında uyarlanan film birçok başarıya imza atmış. 9. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde en iyi Türk filmi, Antalya Şenliği'nde 2. film olurken halk jürisi tarafından da 1. seçilmiş. Ayrıca 1992'de Yunus Nadi en iyi film ödülünü almış. Venedik Film Festivali'ne de giden Karartma Geceleri, İspanya Saint Sebastian Film Yarışması'nda Jüri en iyi film ödülünü kazanarak harika başarılar elde etmiş.


Herkese keyifli okumalar yaptığı, edebiyattan hiç kopmadığı ve geleceğe umutla bakabildiği günler dilerim. Kitapla kalın, hoşça kalın!